Forum Anasayfa

  Portal Anasayfa    AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi   Cesur Türk Üye Kayıt Sözleşmesi (Kuralları Okuyunuz) Cesur Türk Üye Kayıt Sözleşmesi (Kuralları Okuyunuz) 
 
Hesabınız Hesabınız   Kişisel Mesajlar Kişisel Mesajlar   Oturum Aç Oturum Aç 
Cevapsız mesajlar

Etiketler: Savaşlar, ve, Seferler
Savaşlar ve Seferler
Sayfa: 1, 2  Sonraki »
 
 

Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Forum Anasayfa -> Tarih
« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar Mesaj
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar 
Mesajlar: 2185
Şehir: izmir
Level: 38
Aktiflik: 37 / 153  
 24%
Seviye: 0 / 4571  
 0%
Deneyim: 2147 / 2147  
 100%

MesajTarih: Sun Aug 12, 2007 7:10 pm    Mesaj konusu: Savaşlar ve Seferler

Nızam-ı cedıt askerlerıNIN Koca Yusuf Pasa onderlıgınde Mısır"da Akka kalesındekı dırenıslerı hafızamızdan coktan sılınmıs mıllı bır hatıradır fakat bu hıkayenın hatırlanması gereken yanlerıda var...O donemde onune gelen orduyu devıren napoleon bonaparte kuvvetleri mısır seferınde akka kalesı onlerınde cakılıp kalırlar.turk askerının ustun savunmasını gecemeyeceını anlayan napoleon cesıtlı entrıkalara basvurur.Mısırın en guvenılen devlet adamlarını bır sekılde cadırında toplar ve bır anlasma yapar.Anlasmaya gereğınce, bu adamlar hemen mısıra doner ve halka "Napoleonun cadırına gorusmek uzere gıttıklerını , adamın o sırada banyodan yenı cıkmıs oldundan uzerınde yalnızca bır havlunun bulunduğunu soylerler.tam adamla konusucakları sırada bu havlunun dustuğunu ve adamın aslında sunnetlı olduğunu gorduklerını de eklerler".Zaten savaslardan bıkmıs halk arasında ayrılmalar olusur bır cok kesım bız dın kardesımıze karsı savasmayız der ve kale kolayca fransızların elıne gecer.Bu hıkaye ne kadar doğrudur bılınmez fakat bır ordunu bu sekılde ezılmesı ılgınc bır durum sızce?
_________________
Bir Teşekür Eksik Etmeyin LÜTFEN



Ne Mutlu Türküm Diyene !
Başa dön
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar 
Mesajlar: 2185
Şehir: izmir
Level: 38
Aktiflik: 37 / 153  
 24%
Seviye: 0 / 4571  
 0%
Deneyim: 2147 / 2147  
 100%

MesajTarih: Sun Aug 12, 2007 7:10 pm    Mesaj konusu:

Çin’deki Gizli Piramitler
ÇİN’DE piramit var mıdır? Evet. Aslında dünyadaki en büyük piramit, 300 metre yüksekliğinde olduğu tahmin edilen Xian’daki “Beyaz Piramit” tir. Bu yükseklik, Mısır’da bulunan ve yaklaşık 157 metre olan Büyük Piramit’in iki katıdır. Beyaz Piramit, on altı piramitten oluşan bir kompleksin en büyük parçalarından biridir ve Çin’deki “yasak bir bölge”dedir. Bazıları, bu yasak bölgeye yakın bir askerî üs olduğundan şüphelenmektedir.
Fotoğraflardan da görebileceğimiz gibi, eğer bu piramitler tamamen topraktan yapılmadılarsa, toprakla kaplanmış gibi görünmekteler. Bu piramitlerden birinde, piramitlerin toprak kaplı taş yapılar olduğunu gösteren taş bir giriş vardır. Bazıları, Orta Amerika’daki piramitler gibi düz bir tepe yapısına sahiptir. 5000 yıllık oldukları tahmin edilmektedir, çünkü 5000 yıllık Çin metinlerinde onlara atıfta bulunulmaktadır.
Çin’deki Beyaz Piramit, 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalı pilot James Gaussman tarafından gözlenmiştir. Hindistan’dan Chungking’e malzeme taşıyan pilot bir uçuştan dönerken, motorlarından biri arızalanmış ve benzin depolarının donduğunu sanarak daha alçak bir irtifaya inmeye karar vermişti. Çok dikkatli olmak zorundaydı, çünkü tüm bölge dağlık ve tehlikeli arazilerle kaplıydı. Bu dağlardan sakınmak için yan yattığında büyük, düz bir vadiye gelmişti. Tam önünde, sanki ****lden yapılmış gibi parlayan devasa bir piramit vardı. (Gize’deki Büyük Piramit’te olduğu gibi kireçtaşı kaplama doğru açıdaki güneş ışığında parlayabilir.)
En dikkate değer şey, piramitin tepe taşıydı. Gaussman bunun kristalden yapılmış olduğunu düşünmüştü. Piramidi üç kez turladı ve üssüne doğru yöneldi. İstihbarat raporunda, piramidin çevresinde hiçbir şey görmediğini belirtmişti: “Çıplak arazi içinde büyük bir piramit duruyordu. Onun çok eski olduğunu tahmin ettim.” Raporunu şu soruyla bitirmekteydi: “Onu kim inşa etti? Neden inşa edilmişti? İçinde ne var?”
Alman araştırmacı-yazar Hartwig Hausdorf bölgeyi bizzat ziyaret etti ve piramitlerle ilgili, burada gördüğümüz fotoğraflar da dahil, birçok materyal topladı.
Edgar Cayce’nin okumaları, insanların bir zamanlar tek bir dil konuştukları ve çok uzaklara seyahat edebildikleri bir çağdan bahseder. Bu okumalarda, Mısırlı yüksek rahip Ra Ta’nın, Çin ve ilgili diğer bütün bölgelere yaptığı ziyaretlerin nasıl gerçekleştiğinden söz eder. Belki de Ra Ta, piramit yapma sanatını yolculukları sırasında gittiği yerlerdeki halklara da öğretmişti. Piramitlerden arta kalanlar dünyanın her yanında bulunabilir: Mısır, Orta Amerika (burada diğer bölgelerden daha çok piramit vardır), eski Fransa, Orta Asya, Polinezya, Peru ve tarih öncesi Mississipi Vadisi’nde, hatta belki de Mars’ta bile.
Mısır’daki firavunlar dönemiyle neredeyse çağdaş sayılabilecek zamanlarda (M.Ö. 2852 - 2206 arasında) Çin’de yarı mitolojik “Beş Kral” hüküm sürmüştü. Bu uygarlık, altın ve yeşim zengini, gelişmiş bir uygarlıktı; ipek ve gıda bolluğu içindeydi. Bununla birlikte, İskenderiye’nin büyük kütüphanesinin kaderini takiben, İmparator Chin Shin Huang M.Ö. 212’de kadim Çin’le ilgili bütün kitapların ve edebî eserlerin yakılmasını emretti. Büyük kraliyet kütüphanesi de dahil bütün kütüphaneler yok edilmiş ancak bazı metinler mağaralarda ve manastırlarda saklanmıştı. M.S. 100 yılında Wang Tao-Shih isimli Taocu bir rahip, bir dizi mağarada yer alan kütüphaneleri bulmuştu. Bu metinler, kadim zamanlardan ve “Anavatan Mu” denilen bir yerden söz etmekteydiler. Edgar Cayce, Mu’nun Lemurya’nın diğer adı olduğunu birçok kere ima etmişti. Bulunan bir elyazması parçasında, Atlantis ve Mu’nun battığı Pasifik Okyanusu’nu gösteren kadim bir harita yer almaktadır; bu kıtaların sulara gömülmesinden sonra sağ kalanlar, tarih öncesi zafer dolu bir çağın geride kalan son kayıtlarını Mısır’a, Çin’e, Yukatan’a ve başka yerlere yolculuk yaparak götürmüşlerdi. İşte bugün, yeniden keşfetmeye çalıştığımız da o çağın kadim bilgeliğidir.
_________________
Bir Teşekür Eksik Etmeyin LÜTFEN



Ne Mutlu Türküm Diyene !
Başa dön
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar 
Mesajlar: 2185
Şehir: izmir
Level: 38
Aktiflik: 37 / 153  
 24%
Seviye: 0 / 4571  
 0%
Deneyim: 2147 / 2147  
 100%

MesajTarih: Sun Aug 12, 2007 7:10 pm    Mesaj konusu:

TÜRK ADININ KÖKENİ


Türk Milleti'nin tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir; Türkler binlerce yıldan beri tarih sahnesinde yer almaktadırlar. Bu durum, bilim adamlarının dikkatini çekmiş ve onları Türk kelimesinin kökenini araştırmaya yöneltmiştir. Türk adının kaynağını bulmak amacıyla yapılan araştırmaların sonuçlarına dayanarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kimi uzmanlara göre, Türk adına ilk defa MÖ 14. yüzyılda "Tik" veya "Tikler" şeklinde rastlanılmıştır. Bazı uzmanlar ise bu adın MÖ 14. yy.dan önce de var olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Türkler'in binlerce senelik geçmişi göz önünde bulundurularak, Türk adının nereden geldiğine ilişkin birçok iddia ortaya atılmıştır.

Türkler'in eski dönemlerine ilişkin bilgilerin kökeni çoğunlukla Çin tarihine dayanmaktadır. Çinli tarihçiler MÖ 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsetmektedirler. Bununla birlikte, eski Çin kaynaklarındaki Türk hükümdarlarının ve devletlerinin adları Çince yazılıdır.

Bunların Türkçe karşılıkları tam anlamıyla bilinmemektedir. Profesör Erol Güngör'ün deyişiyle, "Bizim atalarımız o çağda "Türk" adıyla anılmıyordu. "Türk" kelimesi bugün bir milletin adıdır ama atalarımız o zaman henüz bir millet halinde değildi. Boy ve aşiretler halinde yaşıyorlardı ve her aşiretin ayrı bir adı vardı."

Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS 6. yüzyılda kurulan Göktürk milleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmiştir. Yani, Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Gök-Türk İmparatorluğu olmuştur. Göktürkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, daha sonra Türk Milleti'ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

Çin İmparatoru MS 585 yılında, Gök-Türk Kağanı İşbara'ya gönderdiği mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmiştir. İşbara Kağan'ın Çin İmparatoru'na cevabi mesajında da "Türk Milleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" ifadesine yer verilmiştir. Bunlar Türk adını resmileştiren olaylar olarak tarihe geçmiştir.

Göktürk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklinde geçmektedir. Türk Budun, Türk Milleti anlamındadır. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.

Türk kelimesinin anlamı üzerinde de çeşitli görüşler vardır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

Çin kaynaklarında "Tu-küe (Türk)" miğfer olarak yorumlanmakta; İslam kaynaklarında ses benzeşmesine dayanarak terk edilmekte, olgunluk çağı şeklinde değerlendirilmektedir.

Arminius Vambery'nin 19. yüzyılda yazdığı eserlerinde belirttiğine göre, Türk kelimesi "türemek"ten gelmektedir.

Ziya Gökalp bunu, "türeli" yani kanun ve nizam sahibi şeklinde açıklamıştır.
Ünlü Alman Türkolog Albert von Le Coq, Türk deyişinin "güç-kuvvet" anlamı taşıdığını ileri sürmüştür. Le Coq'un bu iddiası, Göktürk alfabesini 1893 yılında ilk kez çözen Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından da kabul edilmiş; Macar Türkolog Gyula Nemeth'in araştırmalarıyla da kanıtlanmıştır.

Bu konudaki diğer çalışmalara göre, Türk kelimesi, "Altaylı (Ceyhun ötesi Turanlı)" kavimlerini tanımlamak üzere 420'li yıllardaki bir Pers metninde görülmektedir. Yine 515'de, "Türk-Hun" (Kudretli Hun) tabirinin de geçtiği bilinmektedir. İran kaynaklarında Türk kelimesinin "güzel insan" karşılığında kullanıldığı belirtilmektedir.

9. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından verildiğini" belirtmiş; "gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Türk kelimesinin "güçlü-kuvvetli" anlamına geldiği, bugün neredeyse bütün tarihçiler tarafından kabul görmüştür.

TÜRK YURDU

Günümüzde sayıları 350 milyonu aşan ve oldukça geniş bir bölgeye yayılmış olan Türkler'in ilk ana yurdunu tespit edebilmek için geniş araştırmalar yapılmıştır. Çeşitli alanlarda, farklı uzman ve bilim adamlarınca yapılan çalışmalar sonucunda her alanda farklı iddialar gündeme gelmiştir. Böylece ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır:
Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak Altay Dağları'nın; etnologlar, İç Asya'nın kuzey bölgelerinin; dil araştırmacıları, Altaylar'ın veya Kingan Dağları'nın doğu ve batısının; kültür tarihçileri, Altay-Kırgız Bozkırları arasının; sanat tarihçileri, Kuzeybatı Asya sahasının; antropologlar ise Kırgız Bozkırı-Tanrı Dağları arasının ilk Türk ana yurdu olduğunu iddia etmişlerdir.

Bu konudaki araştırmalara göz attığımızda, Türkler'in ilk ana vatanlarının kesin sınırlarını çizmenin mümkün olmadığı görülür. Bunun asıl nedeni Türkler'in ilk zamanlardan itibaren oldukça geniş bir alana yayılmalarıdır. Son yıllarda yapılan dil araştırmaları göz önüne alındığında, ilk Türk yurdunun "Altay Dağları'ndan Urallar'a kadar uzanan, Hazar Denizi Kuzeydoğu Bozkırlarından Tanrı Dağları'nı kapsayan çok geniş bir bölge" olduğu anlaşılmaktadır.

Türkler, tarihin akışı içerisinde, ana yurtlarından çok uzak mesafelere göç ederek geniş bir coğrafi alana yayılmış; bugün Balkanlar'dan Çin Seddi'ne, Sibirya Bozkırları'ndan Horasan, Afganistan, Tibet'e kadar olan bölgeleri yurt edinmişlerdir
_________________
Bir Teşekür Eksik Etmeyin LÜTFEN



Ne Mutlu Türküm Diyene !
Başa dön
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar 
Mesajlar: 2185
Şehir: izmir
Level: 38
Aktiflik: 37 / 153  
 24%
Seviye: 0 / 4571  
 0%
Deneyim: 2147 / 2147  
 100%

MesajTarih: Sun Aug 12, 2007 7:11 pm    Mesaj konusu:

1099:haçlılar kudüs'ü işgal etti.

1683:Osmanlı Ordusunun Viyana taaruzu başladı.

1840:Londra Mukavelesi imzalandı.

1974:Kıbrıs'ta Cumhurbaşkanı Makarios'u devrildi, EOKA-B lideri Nikos Sampson'u cumhurbaşkanı ilan edildi.
_________________
Bir Teşekür Eksik Etmeyin LÜTFEN



Ne Mutlu Türküm Diyene !
Başa dön
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar 
Mesajlar: 2185
Şehir: izmir
Level: 38
Aktiflik: 37 / 153  
 24%
Seviye: 0 / 4571  
 0%
Deneyim: 2147 / 2147  
 100%

MesajTarih: Sun Aug 12, 2007 7:12 pm    Mesaj konusu: dünya savasları

Savaş, tarihin en eski çağlarından beri var oldu. Siyasi ya da ekonomik çıkar çatışmaları, insanları birbirleriyle kavgaya sürükledi.

Silahlarla birlikte ordular da gelişti. Ve savaşlar da giderek daha büyük ve daha kanlı hale geldi.

Ancak 20. yüzyıla kadar, savaşlar hemen her zaman "cephe savaşı" şeklinde yaşanırdı. İki ordunun askerleri bir cephe üzerinde karşı karşıya gelir ve savaş, bu eksen üzerinde geçerdi. Bu savaşlarda sadece askerler ölürdü.
20. yüzyılda ise yeni bir savaş türü doğdu. Artık sadece askerler değil, tüm insanlık savaşın hedefi olacaktı. Hem de savaş, sadece birkaç ülkeyi değil, tüm dünyayı avucunun içine alacaktı.

Savaşlar tarihin birçok döneminde toplumlara büyük acılar ve kayıplar yaşatmıştı.

İnsanlığa gönderilmiş pek çok peygamber ve elçi, kavimlerini yeryüzünde karışıklık ve bozgunculuk çıkarmaya karşı uyarmışlardı.

1. Dünya Savaşı
19. yüzyıl Avrupası, sömürgeciliğe dayanıyordu. İngiltere ve Fransa gibi büyük Avrupa devletleri, dünyanın dört bir yanına yayılarak dev sömürge imparatorlukları kurmuşlardı.
Siyasi birliğini geç sağlayan Almanya ise sonradan girdiği bu yarışta yükselmeye çalışıyordu.
Çıkar ilişkileri, 20. yüzyılın başında Avrupa'yı iki ayrı güç blokuna ayırdı. Bir tarafta İngiltere, Fransa ve Rusya, diğer tarafta ise Almanya ve Alman soylu Habsburg hanedanı tarafından yönetilen Avusturya-Macaristan imparatorluğu yer aldı.
İki güç bloku arasında giderek gerginleşen ilişkiler, 1914 yılındaki bir suikastle patlak verdi. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun veliahtı olan Franz Ferdinand, bu imparatorluğun balkanlardaki etkisini yok etmek isteyen Sırp milliyetçileri tarafından vurularak öldürüldü.
Bu olayın ardından gelen karşılıklı savaş ilanları, bir anda tüm Avrupa'yı savaşın içine çekti. Önce Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş ilan etti. Sırpların geleneksel müttefiki olan Rusya, Avusturya-Macaristan'a savaş açarak buna karşılık verdi.
Almanya, İngiltere ve Fransa da birbiri ardına savaşa girdiler. Fitil ateşlenmişti.
Savaşın öncesinde Alman Genel Kurmayı bir plan yapmış ve ani bir saldırıyla Fransa'yı dize getirmeyi hesaplamıştı.
Almanlar bu planı uygulamak için önce Belçika'ya girdiler ve ardından sınırdan geçerek Fransa'yı işgale giriştiler.
Çabuk toparlanan Fransız ordusu, Almanları Marn nehri kıyısında durdurdu ve karşı saldırıya geçti..
Her iki ordu da ağır kayıplar vermesine rağmen cephede bir ilerleme olmadı. Her iki taraf, bombardımandan korunmak için siperlere sığındı. Aylar süren karşılıklı saldırılar sonucunda Fransızlar 400 bin asker yitirdi. Almanların can kaybı ise 350 bindi.
Bu arada I. Dünya Savaşı'nın korkunç savaş stratejisi de belirlenmiş oluyordu: Siperler. Askerler gelecek yıllar boyunca, bu siperlerin içinde kalacaklardı.
Siperlerde yaşam çok zordu. Askerler, sürekli devam eden düşman bombardımanı altında, aylarca korku ve stres içinde yaşıyorlardı. Bombardıman sırasında ölenler uzun zaman siperde kalıyor, askerler arkadaşlarının parçalanmış cesetleri ile birlikte uyuyorlardı. Yağmur yağdığında ise tüm siper çamurla doluyordu.
1. Dünya Savaşına katılan 20 milyondan fazla asker, 4 yıla yakın bir süre bu siperlerde acı çekti. Çoğu da burada öldü.
1914 yılındaki Alman saldırısıyla kurulan Batı cephesi, ilk bir kaç haftadan sonra kilitlendi. Karşılıklı siperlere sığınan ordular, birbirlerine sadece birkaç yüz metre mesafede kapana kısıldılar.
Bu kapanı açmak için yapılan her saldırı, korkunç can kayıpları ile sonuçlanacaktı.
1916 yılı başında, Almanlar kilitlenen Batı cephesini yarmak için yeni bir plan geliştirdiler. Fransızların gururu sayılan Verdan kentine ani bir saldırı başlatacaklardı. Saldırının amacı, savaşı kazanmak değil, Fransızlara çok ağır can kayıpları verdirmek ve dirençlerini kırmaktı. Alman general Volkenheim, 1 Alman askerine karşılık 3 Fransız askerinin öleceğini hesaplamıştı.
Saldırı 21 Şubat’ta başladı. Alman komutanlar askerlerine "siperlerden dışarı" emrini verdiler. Ancak siperden çıkan her asker ortalama 1 dakika içinde ölüyordu. Aylar süren savaşa rağmen Almanlar Verdan'ı alamadılar.
İki taraftan toplam 1 milyona yakın asker öldü. Cephe hattı ise sadece 12 kilometre geriye kaydı. 12 kilometre için, 1 milyon kişi can vermişti.
Almanların Verdan saldırısına, İngilizler Som muharebesiyle yanıt verdiler. Bu saldırı için İngiltere'nin tüm sanayii seferber edilerek yüzbinlerce top mermisi üretildi.
General Douglas Haig, İngiliz ordusunun önce bir hafta boyunca kesintisiz bombardıman yapmasını, sonra da piyadelerle saldırıya geçmesini planlamıştı. Haig'e göre sadece ilk günde 14 kilometre ilerleme kat edilecek ve Alman hatları bir hafta içinde tamamen yarılacaktı.
Saldırı 1 Haziran’da başladı. İngiliz topçuları 1 hafta boyunca Alman hatlarını aralıksız dövdü. Ve 1 haftanın sonunda İngiliz subaylar askerlerine "siperlerden dışarı" emrini verdiler. Ancak bombardıman Alman birliklerini sanıldığı gibi yok edememiş, kazdıkları derin siperlerde beklemişlerdi. İngilizler ilerlerken Alman makinalıları ateşe başladı. Savaşın sadece ilk birkaç saati içinde tam 20 bin İngiliz askeri öldü. Gece karardığında, iki cephe arasındaki bölge, onbinlerce ölüyle ve geriye sürüklenmeye çalışan yaralılarla doluydu.
Som muharebesi General Haig'in 2 haftalık planının aksine tam 5 ay sürdü. Generaller, askerlerini ısrarla ve defalarca ölüme gönderdiler. Savaş sonunda her iki taraftan toplam 900 bin kişi kaybedilmişti. Cephe ise sadece 11 kilometre kaydı. 11 kilometre için, 900 bin can verilmişti.
1. Dünya Savaşı boyunca her iki taraf da daha pekçok saldırı düzenledi. Bunların hepsi katliamdan başka bir şey değildi. Belçika'nın İpr adlı kasabasında 3 kez üst üste savaş yapıldı. Sadece üçüncüsünün bilançosu, 500 bin ölüydü.
Her saldırının sonucu aynıydı: Sadece birkaç kilometre ilerlemek için, yani bir hiç uğruna verilen yüzbinlerce ölü.
Hiçbir haklı ve meşru nedene dayanmayan bu korkunç savaş boyunca sayısız masum insan katledildi. Bir o kadar insan da evinden-barkından oldu, ailesini ve yakınlarını kaybetti. Belli ideolojik çevrelerin siyasi ihtirasları ve çıkar arayışları bu kitlesel felaketin ve bozgunun en önemli nedeniydi.

Yeni Bir Savaşın Tohumları
2. Dünya Savaşı
I. Dünya Savaşı, çatışmayı ve kan dökmeyi "doğanın vazgeçilmez yasası" zanneden bir felsefenin ürünüydü. Savaş bitti, ama bu felsefe yaşamaya devam etti. Yaşadığı için de, savaşın hemen ardından daha da büyük ve korkunç bir savaşın ağlarını örmeye başladı. Bu yeni tehlikenin merkezi ise, Almanya'ydı.
I. Dünya Savaşı'na son veren Versay Barışı, Almanya'ya çok ağır bir ekonomik tazminat dayatmıştı. Zaten savaşın yıkıntıları içinde olan Almanya, büyük bir ekonomik krize sürüklendi.
Bir taraftan da farklı siyasi gruplar arasında kanlı çatışmalar başladı. Bu karmaşa ortamı içinde fanatik bir siyasi akım giderek yükseldi: Bu, Hitler'in önderliğindeki Nazi partisiydi.
Nazizm, gerçekte Sosyal Darwinizm'in bir yorumundan başka bir şey değildi.
Hitler, Darwin'in teorisinin temeli olan "ırklar arasındaki yaşam mücadelesi" fikrini aynen benimsemişti. Hitler'e göre, Almanların mensup olduğu Ari ırk, sözde evrim sürecinin en üst basamağındaydı ve diğer ırkları yönetme hakkına sahipti.
Bunun gerçekleştirilmesinin tek yolu ise, yeni bir savaştı. Almanya'nın tüm dünyaya hakim olmasıyla sonuçlanacak bir savaş.
Başta ise yine zalim ve gözünü iktidar hırsı bürümüş idareciler vardı.
Nazizm, 1939 yılında yeni bir dünya savaşını başlattı. Nazi orduları ani bir saldırıyla Polonyayı işgale girişti. Almanya sadece üç hafta içinde Polonyayı dize getirdi. Başkent Varşova Alman uçakları tarafından acımasızca bombalanırken, pek çok sivil can verdi.
Tüm dünya bir sonraki hedefin ne olacağını bekliyordu. Alman genel kurmayı ise, bu yeni saldırıların planını yapıyordu.
Bu arada bir başka totaliter güç, savaşa adım attı. Bu, Stalin'in kanlı diktasıyla yönetilen Sovyetler Birliğiydi.
Ağustos 1939'da Stalin Hitler ile saldırmazlık paktı imzaladı. Polonya'yı paylaşmak için anlaştılar. Ancak Stalin bununla yetinmedi. Kızılordu ani bir saldırıyla Latviya, Estonya ve Litvanya'yı işgal etti. Sonra da kuzeye yönelerek Finlandiya'yı işgale başladı. Bu işgal, 270 bin kişinin hayatına mal olacaktı.
Nisan 1940'ta, Hitler'in birlikleri yeni bir saldırı başlattılar ve sırasıyla Danimarka, Norveç, Belçika ve Hollanda'yı işgal ettiler. Mayıs 1940'ta ise Alman orduları Belçika üzerinden Fransa'ya girdi. Onbinlerce sivil insan, Nazi vahşetinden korkarak kaçmaya başladı.
13 Haziran'da Alman orduları Paris sokaklarına varmıştı. Hitler, Eyfel Kulesi'nin önünde kameralara poz verdi. Almanya ilerleyen aylarda Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan'ı da işgal etti. Tüm Avrupa, Hitler ve müttefiklerinin çizmesi altındaydı.
Almanya'nın en büyük işgal planı ise, Rusya'ya karşıydı. "Barbarossa Operasyonu" adı verilen bu işgal, 22 Haziran 1941'deki ani bir saldırıyla başladı.
Hızla ilerleyen Alman ordusu 12 haftada Kiev'i ele geçirdi, bir ay kadar sonra ise Moskova yakınlarına kadar ilerledi.
Bundan sonraki 3 yılda, Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında korkunç bir savaş yaşandı. Tarihin en kanlı savaşı olan bu çatışma, 30 milyondan fazla insanın yaşKüfür Yassak olm!.. mal oldu. Ve bu savaşın her iki tarafı, yani Nazizm ve komünizm, insanlığa karşı korkunç suçlar işledi.
Sonuç olarak, savaşta çarpışan ideolojiler hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımadan sırf kendi dünyevi çıkar ve beklentilerini gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Bu uğurda milyonlarca insanın katledilmesine de acımasızca göz yumuyorlardı.
II. Dünya Savaşı gerçekte bir savaştan da öte, katliam ve soykırım girişimiydi. Bunun temelinde, Hitler'in "yaşama alanı politikası" adı verilen ırkçı teorisi yatıyordu.
Hitler Almanya'nın, Alman milletine yeterli bir toprak oluşturmadığını, Ari ırkın burada "sıkıştığını" ileri sürmüştü. Ona göre Doğu ülkelerinin toprakları ele geçirilmeli ve Almanlar için "yaşam alanı" haline getirilmeliydi. Bu topraklardaki onmilyonlarca masum insan ise, acımasızca katledilecekti.
Bu nedenle, Nazi orduları Doğu Avrupa'da işgal ettikleri her bölgede, kitle katliamları yürüttüler.
Özellikle de, Nazilerin sözde aşağı ırk olarak gördükleri Yahudiler, Çingeneler, Polonyalılar ve Slavlara karşı akıl almaz bir vahşet yürütüldü.
Nazilerin katliam için kurdukları özel SS birlikleri, tüm işgal bölgelerinde başta Yahudiler olmak üzere hedef alınan grupları bulup öldürmeye başladılar. Nazilerin işgal ettiği her bölge, acımasızca katledilmiş masumların cesetleri ve onlar için gözyaşı döken zavallı insanlarla doldu.
Din adamları ve ibadethaneler, Nazilerin başlıca hedefleri arasındaydı. Geçtikleri her yerde, kiliseleri yakıp yıktılar, dindar insanları katlettiler.
Nazi vahşetinin asıl uygulama alanı ise, toplama kampları oldu. Yahudiler, Çingeneler, savaş esirleri, Katolik din adamları gibi farklı grupların birer köle gibi çalıştırıldıkları bu kamplar, 1942 yılında birer insan mezbahasına dönüştü. İnsanları topluca katletmek için özel olarak dizayn edilen sistemlerle, milyonlarca masum erkek, kadın ve çocuk vahşice öldürüldü. Savaşın sonlarında bu kampları kurtaran müttefikler, onbinlerce ceset ve neredeyse ceset haline gelmiş zavallı tutsaklarla karşılaştılar. Nazi toplama kamplarında toplam 11 milyon suçsuz insan öldürüldü.
Nazilerin savaşı kaybedeceği, 1943 yılından itibaren belli oldu. Sovyet birlikleri, Hitler'in ordularını Stalingrad'da büyük bir bozguna uğrattı. Almanlar Stalingrad'ın ardından, Kursk bölgesinde yaşanan ve tarihin en büyük tank savaşı olarak bilinen muharebeyi de kaybettiler. Artık çöküş kaçınılmazdı. Ancak Naziler, geriye çekilirken kan dökmeye devam ettiler. Hitler'in emri üzerine, çekildikleri her yeri yakıp yıktılar ve sivilleri katliamdan geçirdiler. Alman ordularının ardında, bir hiç uğruna katledilmiş milyonlarca insan ve bu insanlar için ağlayan gözü yaşlı kadınlar ve çocuklar kaldı.
Müttefik orduları Berlin'e ulaştıklarında, Nazizm'in çöküşü de belgelenmiş oluyordu. Ancak Berlin'e ulaşan Kızılordu birlikleri, bir başka vahşet ideolojisinin temsilcisiydiler. Nitekim Stalin'in ve Kızılordu'nun zulüm konusunda Hitler'in gerisinde kalmadığı ilerleyen yıllarda ortaya çıkacaktı. Stalin'in toplama kamplarında da en az Hitler'in kamplarındaki kadar masum insan öldü. Stalin'in işgal ettiği bölgelerde de, Hitler'inkine benzer katliamlar gerçekleştirildi.
Ve II. Dünya Savaşı denen cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına mal oldu. Yeryüzü, bir kez daha şeytani bir kan dökme ayinine sahne olmuştu.

NEDENİNE GELİNCE

Peki tüm Avrupa'yı kan gölüne çeviren böyle bir felaket neden yaşanmıştı? Büyük ülkelerin liderleri kendi milletlerini böylesine anlamsız ve kör bir ölüm kuyusuna niçin atmışlardı?
Bu vahşetin nedeni, savaş öncesi Avrupa'da, pekçok insanın savaşı son derece yararlı ve hatta gerekli görmesiydi.
Savaş ilan edildiğinde, her ülkede kitleler bunu sevinç ve coşkuyla karşılamıştı. Liderler, askerlerini cepheye sürmekten büyük bir gurur duymuştu.
Bu büyük yanılgılarının en büyük nedeni ise, Sosyal Darwinizm denilen kavrama inanmalarıydı.
Amerikalı tarihçi Thomas Napp bu konuyu şöyle açıklar:
Savaş bir sürpriz değildi. 1914 öncesinde, Avrupa'da geniş çevrelerce savaş isteniyor ve bekleniyordu. İkna edici sayıda delil göstermektedir ki, her taraftan pek çok Avrupalı savaşı neşeyle karşılamıştır. Savaşın arındırıcı, heyecanlı, gençleştirici olduğu düşünülmüştür. Çoğu Avrupa ülkesindeki eğitim sistemi bir tür Sosyal Darwinist rekabet mantığına kapılmış ve bu mantıkta savaş canlandırıcı ve onurlandırıcı olarak görülmüştür.

Sosyal Darwinizm, Darwin'in evrim teorisinin toplumlara uyarlanmasıydı.
Darwin, sonradan pek çok delille çürüyecek olan teorisinde, doğadaki tüm canlıların amansız bir yaşam mücadelesi sürdüklerini iddia etmişti.
İnsanın da gelişmiş bir havyan türü olduğunu ve çatışma yoluyla ilerlediğini savunmuştu.
O devrin ilkel bilim düzeyi içinde çoğu insana bilimsel bir gerçek gibi görünen bu yanlış teori, diğer pekçok toplumsal felaket gibi I. Dünya Savaşı'nın da ideolojik zeminini oluşturdu.
Dünya Savaşı'nı çıkaran Avrupa liderlerinin günlüklerine ve özel yazışmalarına bakıldığında, Sosyal Darwinizm'in etkisi daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Bu liderler, Allah'ın insanlara emrettiği getirdiği şefkat ve merhamete dayalı güzel ahlakı reddetmiş ve bunun yerine Sosyal Darwinizm'i benimsemiştir.
Örneğin, Avusturya-Macaristan'ın Başkomutanı General Von Hotzendorff, savaştan sonraki anılarında şöyle yazmıştır:
İnsan sevgisini ön plana çıkaran dinler... bazen insanoğlunun yaşam mücadelesini zayıflatabilirler. Ama bu mücadele dünyanın itici gücüdür… Dünya savaşının büyük felaketi, bu büyük prensiple tam bir uyum içinde gerçekleşmiştir. Savaş, doğanın bir kuralıdır. (James Joll, Europe Since 1870, Penguin Books, 1990, s. 164)

Dünya Savaşı generallerinden Friedrich von Bernardi ise, savaş ile doğadaki sözde evrim yasaları arasındaki bağlantıyı şöyle kuruyordu:
Savaş biyolojik bir gereksinmedir, doğadaki canlıların çatışması kadar gereklidir; biyolojik yönden yerinde sonuçlar verir, çünkü bu sonuçlar, varlıkların temel özellikleriyle ilgilidir. (Anthony Smith, İnsan, Yapısı ve Yaşamı, İstanbul, 1979, s. 33)

Kısacası, I. Dünya Savaşı, savaşmayı, kan dökmeyi, acı çekmeyi ve çektirmeyi "doğa kanunu" sanan Avrupalı yöneticilerin yüzünden çıkmıştır.
Tüm bu kuşağı bu yanlış fikirlerle yıkıma sürükleyen ideolojik kaynak ise, Darwin'in evrim teorisidir.
Savaşın perde arkası aralandığında, Darwin'in karanlık portresi görünmektedir...

Oysa gerçekte insan, Darwinizm'in öne sürdüğü gibi, çatışmak için yaşayan bir hayvan türü değildir.
_________________
Bir Teşekür Eksik Etmeyin LÜTFEN



Ne Mutlu Türküm Diyene !
Başa dön
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar 
Mesajlar: 2185
Şehir: izmir
Level: 38
Aktiflik: 37 / 153  
 24%
Seviye: 0 / 4571  
 0%
Deneyim: 2147 / 2147  
 100%

MesajTarih: Sun Aug 12, 2007 7:12 pm    Mesaj konusu: balkan savasları

Osmanlı Devletinin Balkanlar’daki dört devlete karşı yaptığı savaşlar.
Birinci Balkan Savaşı

1789 Fransız İhtilâlinin dünyaya yaydığı milliyetçilik akımı neticesinde, imparatorluklar dahilinde bulunan milletler, bağımsızlık için harekete geçmişler ve bazı devletlerin destek ve yardımları ile ayaklanmışlardı. Osmanlı tarihinde 19. yüzyıl, bu tür ayaklanmalar dönemidir. Balkan Yarımadasında çok çeşitli milletler yaşadığı için, milliyetçi ayaklanmalar, en fazla burada görüldü.

Balkanlarda çıkan ayaklanmaları, daha çok 17. yüzyılda gelişmeye başlayan ve en büyük gayesi, Baltık Denizine ve özellikle Akdeniz’e çıkmak olan Rusya kışkırtıyordu. Akdeniz’e inmek için önce Karadeniz’i, sonra İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ele geçirmesi gerekiyordu. İşte Rusya, bu gayeye ulaşmak için her yola başvurmaktan geri kalmamıştır. Bu yollardan biri de ırk ve din bakımından akraba olduğu Balkan prensliklerini alet olarak kullanıp, bu genç devletleri Osmanlı Devleti'nin varlığını sona erdirmeleri için kışkırtmaktı. Osmanlılar, Trablusgarp’ta savaşırlarken, Sırbistan’ın başkenti Belgrat’taki Rus elçisi harekete geçerek, Balkanlarda Osmanlı Devletinin elinde kalan son toprak parçalarının Sırbistan ile Bulgaristan arasında paylaşılması için teşebbüste bulundu. Buna karşılık Sırbistan, Bulgaristan’ı bir tarafa iterek kendi menfaatlerini temin için Babıali ile anlaşmaya uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından ****** olan zamanın İttihat ve Terakki hükümeti, Sırbistan’ın bu çok müsait teşebbüslerine aldırış bile etmedi. Üstelik, İkinci Abdülhamid Han'ın Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilafı, çıkarılan ittihad-ı anasır kanunuyla halledildi. Bu durum ise, Bulgaristan ve Yunanistan’ın arasındaki ihtilafı çözdüğü için, şimdi her ikisi için de ortak düşman, Osmanlı Devleti olmuştu. Neticede kısa bir müddet için önce Sırbistan ve Bulgaristan arasında kurulan ittifaka Karadağ ve Yunanistan da katıldı. Böylece Balkanlarda Osmanlı Devletine karşı harekete geçme hazırlıkları tamamlanmış oldu.

Bu sırada Türk ordusu subayları iki partiye ayrılmış durumdaydı. Hükümet ise, Rusların Balkanlarda savaşa müsaade etmeyeceği hususundaki yalan teminatına inanmıştı. Nitekim Sofya elçiliğinden hariciye nazırı olan Asım Bey, 15 Temmuz’da, Meclis-i Mebusan'da; “Balkanlardan imanım kadar eminim!” tarihi cümlesini ihtiva eden bir nutuk söyleyerek, harp ihtimalinin bulunmadığını iddia etmişti. Ayrıca Asım Beyin yerine gelen yeni Hariciye Nazırı Ermeni Gabriel Noradingiyan da Rusya’nın teminatının kesin olduğunu hükümete bildirmişti. Bu inandırıcı teminatlar neticesinde Rumeli’ndeki en iyi 120 tabur asker terhis edilmişti.

Balkan devletleri ittifaktan sonra Osmanlı Devletine isteklerini bildirdiler. Bu ittifaktan haberi olmayan İttihatçılar, savaş için yüksek öğrenim talebesini kışkırtarak, Babıali önünde “Harb” diye bağırtmış ve hükümet aleyhinde nümayiş yaptırmışlardı. Harbin kolay geçeceğini zannediyorlardı. Halbuki müttefikler, Türkiye’ye karşı uygulayacakları savaşı ve taksim projelerini en ince teferruatına kadar tespit etmişlerdi.

8 Ekim 1912’de Karadağ Prensliği, Osmanlı Devletine savaş açtı. Onu 18 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan, birkaç gün sonra da Yunanistan takip etti.

İkmal ve Levazım Teşkilatının bozulduğu Osmanlı ordusu, seferberliğini çok geç yapabildi. Terhis edilip Anadolu’ya gönderilen 120 taburu, savaşın sonunda bile yeniden silah altına alamadı.

Bulgaristan’a karşı çıkacak kuvvetler 5 kolordu halinde, “Şark Ordusu” namıyla toplandı ve Birinci Ferik Abdullah Paşanın kumandasına verildi. Edirne mevkiindeki bağımsız kuvvetler Şükrü Paşa'nın emrindeydi. Yunanistan’a karşı, Selanik’te bir kolordu ve Yanya Kalesindeki kuvvetler bırakılmıştı. Karadağ’a karşı kuvvetler İşkodra Kalesinde toplanmıştı. Sırbistan’a karşı Makedonya’yı “Garb Ordusu” kumandanı müstakbel sadrazam Birinci Ferik Ali Rıza Paşa savunacaktı.

Savaşı idare kabiliyetinden mahrum Nazım Paşanın hiçbir hazırlığı olmayan orduyu, hemen Bulgarlara karşı taarruza geçirmesiyle hezimet başladı ve artık arkası alınamadı. Osmanlı orduları, Bulgarlara karşı bütün Trakya’yı bırakarak, Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldığı gibi, Sırbistan’a karşı Kumova'da yenilmişti. 6 Kasım’da Preveze’yi alan Yunanlılar, Veliahd Konstantin idaresindeki büyük kuvvetlerini Selanik üzerine gönderdiler. Selanik’i savunmakla görevli jandarma paşası Tahsin Paşa, tek silah atmadan, muazzam kolordusunu bütün silahları ile beraber Yunanlılara teslim etti. Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde ihtilas (devlet malını zimmetine geçirmesi) suçu tespit edilmiş olan Tahsin Paşa, o devirde menkub (rütbe ve haysiyetten düşmüş) olduğu gerekçesiyle, Selanik kolordusunun başına getirilmişti. Bütün Kuzey Arnavutluk da Sırp-Karadağlılar tarafından işgal edildi.

Selanik’in düşmesinden 8 gün önce, artık “Hakan-ı sabık” diye anılan Sultan İkinci Abdülhamid Han, İstanbul’a getirilmişti. Sultan Abdülhamid Hanı Selanik’ten almaya, nazırlarından Vezir Damat Germiyanoğlu, Arif Hikmet ve Damat Çavdaroğlu Mehmed Şerif paşalar gitmişlerdi. Sultan Abdülhamid Han'ın, muhafızlarının yanında, ikisi de bilgin ve değerli eserler sahibi damatlarıyla konuşması meşhurdur. Gazete okuması yasak olduğu için, kulaktan aldığı bilgi dışında, siyasi durumu etraflı bir şekilde bilmeyen “Sabık Hakan”, dört Balkan devletinin ittifakına ve bu ittifakın haber alınmamasına hayret etmiştir. Makedonya’da kiliseler meselesinin İttihatçılar aracılığıyla ortadan kaldırıldığını öğrenince, Balkanların ittifakını bununla izah etmiş, fakat ittifakın öğrenilmesi karşısında elçilerin, ataşelerin ne iş yaptıklarını sormuştur. “Allah, bu hallere sebep olanları, Kahhar ismiyle kahretsin; devleti batırdılar!” diyerek büyük bir teessürle gemiye binmiştir.

Selanik’i ele geçiren Yunanlılar, daha sonra Ege adalarından Bozcaada, Limni, Somatraki ve Taşoz adalarını işgal ettiler.

22 Ekim 1912 tarihinden beri Şükrü Paşa kumandasında Edirne’yi müdafaa eden Osmanlı birlikleri, İstanbul ile bağlantı kesik olduğu için silah, mühimmat noksanlığı ve açlık gibi sebeplerle teslim olmak zorunda kaldılar.

Üst üste gelen mağlubiyetler üzerine Osmanlı Devleti, Bulgaristan’a müracaat ederek ateşkes istedi. Böylece 3 Aralık 1912’de imza edilen ateşkes antlaşması (mütareke) ile silahlı çatışma durmuş oldu. Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti arasında antlaşma, 30 Mayıs 1913’te Londra’da imzalanmıştır. Bu barış antlaşması ile Osmanlı Devleti, Ege adalarının durumunun tayinini ve Arnavutluk’un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bırakmakta, Girit’i hukuken Yunanistan’a terk etmekte ve Midye-Enez hattının batısında kalan toprakları da Balkan devletlerine vermekte idi. Bu antlaşma ile kendisini kahramanca savunmasına rağmen yiyecek sıkıntısından düşman eline geçen Edirne de Bulgaristan sınırları içerisinde kalıyordu. Böylece Bulgaristan, Kavala ve Dedeağaç arasındaki toprakları da alarak Ege Denizine ulaşıyordu.

2500 yıllık Türk tarihinin büyük felaketlerinden biri olan Balkan Savaşında Türkler, Anadolu’dan sonra ikinci anayurt haline gelmiş olan Rumeli’ni bıraktılar. Rumeli, 550 yıldır Türk yurduydu. Birçok bölgede Türkler, ezici ekseriyet halindeydiler.

93 Harbi'nde görülen göç ve göçmen felaketinin daha şiddetlisi, Balkan Harbinde cereyan etti. Yüz binlerce Türk, bütün varlıklarını bırakarak, eriye eriye, İstanbul’a eriştiler ve Anadolu’ya dağıldılar. Balkanların, bilhassa Bulgarların yaptıkları zulüm, tüyler ürpertici idi. Onbinlerce sivil Türk, kadın, ihtiyar, çocuk ve bebekler dahil olmak üzere, her türlü işkencelerle doğrandı.

İkinci Balkan Savaşı

Birinci Balkan Savaşında Osmanlı Devletinin ağır mağlubiyete uğrayıp Balkanlardan çekilmesi sonucunda, Balkanlarda siyasi bakımdan büyük bir boşluk ve dengesizlik meydana geldi. Ganimetin paylaşılmasında anlaşamayan Balkan devletleri, birbirine düştüler.

Sırbistan askeri, hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirmişti. Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi anlaşmazlığın düğüm noktasını teşkil ediyordu. Diğer taraftan Londra Konferansı'nda en büyük payı Bulgaristan’ın alması, diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna sebebiyet vermişti. Bulgarların Ege kıyısına ulaşmış olmasını, Yunanlılar, sert tepki ile karşılamışlardı. Bu husus, Yunanistan ile Sırbistan’ı birbirine yaklaştırmış ve aralarında ittifak anlaşması akdine sebep olmuştu. Sırbistan ile Yunanistan’ın birbirlerine yaklaştıklarını gören Bulgaristan, bu iki devlete tam hazırlıklarını yapmadan önce 29-30 Haziran 1913’te saldırdı. Ancak Bulgar ordusu, Yunanlılar ve Sırplar tarafından Makedonya’dan çıkarıldı. Bu sırada Bulgaristan’dan pay almak isteyen Romenler de savaşa girdiler ve kısa zamanda Bulgar Dobruca’sını ele geçirdiler. Bulgar orduları, birkaç cephede savaşmak zorunda kaldığı için yenilmeye başladı.

Osmanlı Devleti de bu fırsatı kaçırmadı ve bütün özellikleri ile bir Türk şehri olan Edirne’yi geri aldı.

Bu yenilgiler üzerine Bulgarlar, bir yandan Romanya kralına başvurarak Balkan devletleriyle, bir yandan da Babıali’ye başvurarak Osmanlı Devletiyle barış yapmak istediler.

İkinci Balkan Savaşı sonunda, Bulgaristan’la diğer Balkan devletlerinin imzaladıkları 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması, Romanya ile Bulgaristan’ın yeni sınırını belirliyor, Tuna’nın güneyinde kalan önemli bir arazi parçasını, Güney-Dobruca dahil, Romanya’ya bırakıyordu.

Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında 29 Eylül 1913 tarihinde, imzalanan İstanbul Antlaşması ile Bulgaristan; Kırklareli, Dimetoka ve Edirne’yi, Osmanlı Devletine geri verdi. Antlaşmada Bulgaristan’da kalan Türklerin de durumu ele alınmakta, Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterileceği de belirtilmekteydi.

Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan 14 Kasım 1913 tarihli, Atina Antlaşması ile, Girit, kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. Ege adalarının ne olacağı da büyük devletlerce kararlaştırılacaktı. Büyük devletler ancak 1914 Şubatında Londra’da bu adalardan İmroz, Bozcaada ve Meis bir yana, diğerlerinin Yunanistan’a ve İtalya işgalinde olanları da İtalya’ya kalmasına karar verdiler. Ancak bu karar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadan, Birinci Dünya Harbi çıktı. Sırbistan’la antlaşma ise 13 Mart 1914’te İstanbul’da imza edildi. Sırbistan’la Osmanlı Devletinin artık ortak sınırı olmadığından, sadece Sırbistan’da kalan Türklerin durumları düzenlenmiştir.

Böylece, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın 1909’da tahttan indirilmesinin üzerinden henüz dört yıl geçmeden, Osmanlı İmparatorluğu, Afrika ile ilgisini kesmiş, Balkanlarda ağır toprak kaybına uğramış, Bulgaristan’dan geri aldığı Edirne ile Doğu Trakya’da kalabilmiştir.
_________________
Bir Teşekür Eksik Etmeyin LÜTFEN



Ne Mutlu Türküm Diyene !
Başa dön
MrSeveN
Aktif Üye
Aktif  Üye

Durum: Çevrimdışı
Kayıt: 11.08.2007
MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar MrSeveN herkesçe tanınır ve görevini başarıyla yapar